Harabe

image

Her şey, her zamanki gibiydi. Herkes herkesi öldürmüş, öldürmese bile ölümle tehdit etmişti, yakmış yıkmış harabeye çevirmişti.

Akşamın üstü, sabahın körü ya da gecenin bir vakti çok da ehemmiyetli değil zaman. Çünkü güneş her battığında takla atıp yeniden doğardı.

Gece nasıl geçerdi bilinmez ama saniyeler saat görevini de üstlense o gece yine de geçerdi. İnanamasa da insan, zaman deler deşer yine de geçerdi. Geçerdi.

Çocuk doğardı. Çocuk korkardı. Çocuk ağlardı. Gülerdi. Yalvarırdı. Gökyüzüne uçar, denize dalar ama yine toparlanır yoluna bakardı.

Hayat ona ne öğretmişti bilmiyorum. Aslına bakarsan hayat kime neyi öğretmişti ki? Hayat hep emretmişti. Kader değil ama emreden, hayattı.

Mesela, hep gülen insanlar kadar, hüzünlüsü var mıdır şu dünyada?

Gerçeği mi konuşacağız. O zaman söyleyeyim: Hep ağlayan insan kadar batanı da yok bana.

Gözyaşı da, hadsiz hani. Ne istediğini bilmeyen. Çok gülsen akar, çok ağlasan kurur. Kuruması. Çiçeğin dalında kuruması gibi acının yanağında kuruması. Hem hala dalında, hem de ölü.

Tuzlu su... gözümden akan da tuzlu, denizde boğazımı yakan da.

Size gecelerden bahsetmiş miydim? Peki ya gündüzlerden ve öğlenlerden. Hayallerimden, umutlarımdan, beklentilerimden, beklemeye tahammül edemediklerimden. Yazdıklarımı, yaşarken fark edemeyişimden hiç söz açılmış mıydı peki?

Yok hayır! Uykuya dalana kadar güneş etrafında dönen dünya taklidi yaptığımı söylemiş olamam.

Aklıma gelmişken söylemek istedim.

An, nasıl anı olur? Bir harf bir kelimeyi nasıl bu kadar yaşlandırır?

Saniyenin durmak bilmeden ilerlemesinin can yakıcılığı.

Zamanın ilerlemesiyle insanların yalnızlaşması.

Huzur evindeki yaşlılar.

Onlarda… Doğmuştu. Korkmuştu. Ağlamıştı. Gülmüştü. Yalvarmıştı. Belli ki yememiş yedirmişti. İçmemiş içirmişti ama gel gör şu dünyadaki sondan önceki durakları bir huzur evi olmuştu. An’larının acılarıyla kavrulup buraya düşmüşlerdi.

Hala alınacak çok ders vardı onlardan…

Ama hiç bir şey huzur evi taşınırken teyzelerin eşyalarını Pazar arabasıyla taşıması kadar acı değildi. Çünkü çocukları yakınları, şu dünyadaki yetmiş yıllık yaşamı hepsi bavula sığmayacak kadar kıymetliydi. Anılarını taşısa taşısa bir zamanlar, evdekilere sebze-meyve taşıdığı Pazar arabası taşırdı. Hayat işte.

Biri bağ vermiş, diğeri üzüm dahi vermemiş. Hayat mı. Hayat bence…

Bebek, Güneş, Huzur Evi

***sitedeki fotoğraf ve yazılar bana aittir.

facebook.com/biavuc