Fantastik Çelebi: İstanbul’a Geliş

kılıç ali paşa cami

birinci bölümü okumadıysanız buraya dokununuz.

…bölüm iki…..

kafamı kağıttan kaldırdığımda bambaşka bir yerdeydim. Karşımda La Castella yanımda da kumdan kale yapan çocuklar yoktu. Elimdeki kağıda baktım, az önce yaşadığım her şeyin kanıtıymışçasına ıslak kum taneleri hala üzerindeydi. Ne olduğunu anlayamadan etrafa bakınıyordum ki arkamdan tok bir erkek sesi geldi:

‘’hoş geldin…’’

yerinden sıçramak deyimini harekete dökerek sesin geldiği yöne döndüm. Sesin gençliğiyle ters orantılı yaşlı bir amca duruyordu karşımda. Kafasında Osmanlı sarığı, yüzünde dalgalı hayat çizgileri ve üzerindeki işlemeli kaftanıyla…

Kelimeler zihnimde o kadar tükenmişti ki dilimden tek bir tanesi bile dökülemiyordu.

‘’Kılıç Ali.’ Dedi

‘’Kılıç Ali Paşa’’ diye tekrar ettim.

Zamanda kaybolmuşluğumu unutarak tanıdık birini görmüş olmanın verdiği huzuru hissettim içimde. O da bana bakıyordu ve gülümsüyordu.

‘’seneler kaç saniye hızında geçiyor? Diye sordum.

‘‘Bir göz kırpımı kadar hızlı geçer yıllar” dedi.

‘’Neredeyiz? İkinci durak mı burası?

‘’İstanbul, Tophane’de cami inşaatındayız.

‘’İstanbul mu? ‘’Dedim şaşırarak. Etrafa bakındım tanıdık gelen tek şey Galata Kulesiydi.

‘’Senin bildiğin İstanbul değil, bu Fatih’in İstanbul’u’’

İlk defa ne demek istediğini anlamıştım. Mahcup ve suçlu bir gülümseme ile baktım yüzüne. O da üzgün ve kırgın bir şekilde kaşlarını kaldırmıştı.

Suskunluğu yine o bozdu

‘’Hayat hiç bir şeyi olduğu gibi bırakmaz, zamanın içinde hayat bulan insan da bulduğu hiç bir şeyi zamana bırakmaz. Dedi ve gülümsedi. Sonra devam etti ‘’Gel sana bu caminin hikayesini anlatayım.

Üç yıl önce Sultan III. Murad’a gittim ve bir cami yaptırmak istediğimi söyledim. Olur ama sana karalar dar Kılıç Ali, sana denizde bir camii yakışır dedi. Nasıl olacak o iş diye düşünmeye başladım. Mimar Sinan’a danıştım, mimarların üstadı hemen anladı tabi denizi doldurmaya başladı sonra da cami inşaatı..’’

Söze müdahil olarak ‘’kumdan gemilerden denizde camilere’’ dedim ve ona doğru döndüm. Yoktu. Sağa baktım yok, sola baktım yok. Gitmişti. Kalabalıkta annesini kaybetmiş çocuk gibi korkuyordum. Ne yapacağımı şaşırmış bir şekilde karşıdan gelen ilk adamı durdurdum.

Nasıl aceleyle koşuşturuyorsam o sırada arkamdan gelen ustayı görmemişim. Zavallı adamcağızın el arabasındaki bütün taşlar yerle bir oldu. Allahtan taşlar büyüktü de eğilip toplamaya başladık. Bir yandan da kesintisiz soruyordum.

‘’Kılıç Ali Paşayı gördünüz mü? az önce yanımdaydı. Buradaydı. Konuşuyorduk. Daha demin. Nasıl olur anlamıyorum… ‘’ ardı ardına soruları sıralayıp cevap almayı beklemeden başka bir soruya geçiyordum. En son taşı da arabaya koyduktan sonra kafamı kaldırıp ustaya baktım. Anlamayan gözlerle bana bakıyordu.

Otobüsteki yaşlı teyzelerden öğrendiğim süzme teknikleriyle adamı süzmeye başladım. Tahmini 30’lu yaşlarındaydı. Kemerli bir burnu ve Salvador Dali’ninkiler gibi bıyıkları vardı. Üstündeki gömleğin kenarında bir şeyler yazıyordu Osmanlıca ama anlamadım. Kıyafetler resmen üstünde iğreti duruyordu belli ki isteyerek giymemişti. O sırada fark ettim adamın sol eli yoktu.

El arabasını göstererek mahcup bir şekilde ‘’Gracias (İspanyolca teşekkür ederim)’’ dedi.

Lisede İspanyolcaya merak salmış ve klasik bir Türk gibi derdimi anlatacak kadar öğrenmiştim. Ve işte beklediğim an gelmişti hem derdim vardı hem İspanyolcam. Bu fırsatı kullanmalıydım.

‘’özür dilerim, sizin arkamda olduğunuzu bilmiyordum. Az öncede sordum ama Türkçe bilmiyorsunuz sanırım, kılıç Ali paşayı gördünüz mü? ‘’Dedim İspanyolca.

İspanyolca konuştuğumu görünce önce biraz şaşırdı. Sonra da kendi gibi birini bulmuş olma yanılgısına kapılıp bambaşka bir kimliğe büründü. Müthiş bir umursamazlıkla Paşa’yı görmediğini görse de tanıyamadığını, İstanbul’da tek tanıdığı şeyin boğaz olduğunu söyledi.

Bu küstah tavırlarına anlam veremeyip nasıl tanımayacağını ve insanın iş verenini nasıl tanımadığını sordum? Hem neden Türkçe bilmiyordu? Nereliydi? Madem buraya bayılmıyordu o zaman ne arıyordu?

Bir yandan bu soruların hepsini İspanyolca soruyor bir yandan da bu kadar iyi İspanyolcayı ne ara öğrendiğime şaşırıyordum. Lisedeki hesaplarıma göre derdim en fazla Bernabeu stadının nerede olduğunu sormak ve ya Antoni Gaudi imzası taşıyan bir yapıya bakarken yanımdaki İspanyol’a fotoğrafımı çeker misin demek olacaktı. Kılıç Ali Paşa Camii’nin inşaatında bir İspanyol’a, Paşa’yı görüp görmediğini sormak da ne demekti. Tüm bu anlamsız düşüncelerimi daha da anlamsız kılacak bir cümle çıktı kaytan bıyıklı amcanın ağzından.

  • ‘’Esirim ben burada’’ dedi. ‘’Adım Miguel de Cervantes’’

———————————–Devamı İçin Tıklayınız————————-

 

1 Comment

Comments are closed.