Fantastik Çelebi: Cervantes’in Hayal Kırıklığı

Üçüncü bölüm:

**llk iki bölümü okumak için tıklayınız.

Karşımda duran adamın Don Quijote’nin yazarı /sadece cahiller don kişot der/ Miguel de Cervantes olduğunu öğrenince daha da bir sinirlendim. Üniversitedeyken aldığım bir derste, hoca koca dönem boyunca sadece Don Kişot’tan bahsetmiş, pardon Don Quijote’den bahsetmiş ve finalinde de iki ciltlik kitaptan sadece bir soru sormuştu. Hayır kitapta kitap olsa bari bir bunağın yel değirmenlerine açtığı savaşı anlatıyor. İki cilt bir de…

Kısacası Don Kişot benim için eziyet, nefret ve zırvalık demekti.

İçimden madem Cervantes’sin o zaman seni yazdığın hikayeye pişman edeceğim dedim ve direkt sorularıma başladım.

‘’demek esirsin, neyin kimin esirisin?’’

‘’bir asilzadenin benliğinin esiriyim, Madrid’de kendini bilmez bir adam ile kavga ettim. Asilzadeymiş.’’ Dedi ve en az 3 dakika kahkaha attı. En sonunda şükürler olsun ki lafa tekrardan başladı. ‘’ asilzadeye dokunursan ne yaparlar bilir misin? seni mahvederler. Bana da öyle yapacaklardı. Mahvedeceklerdi. Çareyi kaçmakta buldum ve o sıralar hazırlanılan haçlı ordusuna gönüllü katıldım. Sonuç savaşı kaybettik. Yetmezmiş gibi bir de sol kolumu kaybettim. O da yetmedi özgürlüğümü kaybettim.’’

Durdu ve

İngiliz filmlerindeki asilzade erkekler gibi tek dizinin üstüne çöküp kendini bir kez daha tanıttı. ‘’İşte sana savaş esiri Miguel de Cervantes, asilzadenin benliğinden kaçıp düşmana esir düşmüş bir zavallı.’’

Ayaklarımın dibinde yaptığı bu şovu izlerken ‘’Zaten senin Allah cezanı vermiş, bana gerek kalmamış.’’ dedim. Ama Türkçe dedim. Sonra o saçma kuşkuya kapılıp acaba anlamış mıdır yaaa diye yüzüne baktım. Neyse ki Anlamışa benzemiyordu. Ohh bir rahatladım.

‘’Peki Özgürlüğüne kavuşabilir misin sence?’’ diye sordum. Aslında cevabı biliyordum. Kavuşacaktı, sonra yine rahat duramayıp hapse düşecek, ve hapiste don kişotu yazıp en sonunda da hayata gözlerini kapayacaktı. Hayattayken ulaşamadığı ünü öldükten sonra tadacak, hatta dünyanın her yerine heykeleri dikilecek, filmleri çekilecekti. Ama yine de onun vereceği cevabı da merak ediyordum.

Hala tek dizinin üstünde duruyordu, birden ani bir hareketle ellerini iki yana açarak ‘’ La libertad – Özgürlük’’ diye bağırmaya başladı. Sonra kafasını kaldırıp gözlerimin içine hırs ve kinle bakıp  ‘’ bütün yel değirmenlerini yeneceğim’’ dedi.

Aradığım fırsatı yakalamış olmanın haklı gururuyla, ellerimi belime koyup ona doğru eğildim ve kulağına şöyle dedim ‘’hani onlar yel değirmeni değil de katil devlerdi? Kabul ettin yani ortada devin filan olmadığını, boş bir hevesin peşinde iki cilt sürüklendiğini’’

Aklından geçenleri bilmem ve daha yazmadığı hikayesi üzerinden onu sıkıştırmam Cervantes’i bir puta çevirmişti. Sadece donuk bir yüz ifadesiyle suratıma bakıyordu.Benim ve dersi alan diğer 40 kişinin sınav kağıdına baktığı gibi şok olmuş bir şekilde. Nasıl hoşuma gitti bu durum anlatamam. İçimdeki bütün don kişot nefretimi dökmeye başladım.

‘’sıska bir at, acayip kıyafetli bunak bir adam ve salak yardımcısı. Ahh bir de dulcinea del toboso –don kişotun aşık olduğu kadın- var değil mi? Sonra devlere yani yel değirmenine savaş açmak… çok düşündün mü bu hikayeyi…. peki ya yolda karşılaştığın onca insana ümit verip yardım edeceğini söylemen…….. ya da zavallı salak sancho panzo’ya verdiğin vaatler…. hepsi tam bir saçmalık’’ bu son cümleyi kurduktan sonra fark ettim ki tam on beş dakikadır konuşuyordum.

Kurduğum her cümleyle yere doğru daha da eğilen bir adam duruyordu karşımda. Her cümlem ona bin bir acı katmıştı. Üstelik onun duyduğu her acıdan ben milyonlarca haz almıştım. Bunu yaptığım için kendimden nefret edesim geldi. Resmen adamın hayallerini yıkmıştım. Oysa intikamın bana göre olmadığını biliyordum.

Omzuna dokundum ve ‘’tamam bak, fazla ileri gittim. Sen bana bakma inan bu kitabı yazacaksın ve benim dışımda hiç kimse saçma bulmayacak. Hatta üniversitelerde ders kitabı diye okutulacak ve modern romanın öncüsü filan kabul edilecek. Yani sen beni takma ya valla bak ’’ Dedim. Ama nafile hala aynı pozisyonda duruyordu.

Allah’ım ne oluyordu İtalya’da deniz kenarında oturuken, Kılıç Ali Paşa’yla camii inşaatını gezmeye başladım şimdi ise Cervantes’i avutuyorum. Daha neler gelecek başıma ben bu zaman diliminden nasıl kurtulacağım? Hem Cervantes’in bu halleri de neydi ölecek miydi? Benim yüzümden. Hayır ölemezdi. Daha kitap yazacaktı. Yoksa artık yazamayacak mıydı?….

Ben tüm bunları düşünürken sağ eliyle, omzundaki sol elimi kaptığı gibi ayağa fırladı.

Deli kuvveti derler ya sanırım öyle bir güç gelmişti adama. Beni peşinden sürüklüyordu.

‘’bir dakika nereye gidiyoruz, bırak beni.” diye bağırıyordum. Ama nafile son hızla cami inşaatının en yüksek yerine doğru çıkıyorduk. En sonunda bir yerde durdu. Kafamı çevirdiğimde, insanı kendine aşık edecek bir İstanbul Manzarasıyla karşılaştım.

Cervantes ise beni iyice inşaat iskelesinin ucuna kadar çekiyordu. Bileğimin acısına mı yanayım, gördüğüm manzaraya m bakayım yoksa korktuğum yerden devam mı edeyim diye düşünürken sırtımda ağır bir acı hissettim.

Beni iskeleden itmişti ve boğaza doğru hızlı bir şekilde ….

———————————————-4. bölüm için tıklayın-————————————-