Fantastik Çelebi: Hezarfen Ahmet Çelebi

4. Bölüm

ilk üç bölümü okumadıysanız buraya tıklayın.

.

İskeleden aşağıya doğru hızla düşmeye başladım. deniz çarşaf gibi gerilmiş beni tutmaya hazırdı ancak ben yine de korkuyordum. Gerçi belki de hızla serin sulara çakılmam sonucu yaşadığım şokla gerçek hayata dönerim diye de düşünmüyor değildim. Ancak yine de deliler gibi korkuyordum. İşin en kötüsü korktuğum zamanlarda aklımdan tek bir şey geçerdi.

’korkmam hiç bir şeyi değiştiremeyeceği halde neden korktuğum?’’

ama yine de çok, çok ve aşırı çok korkuyordum.

‘’bir mucize lütfen Allahım bir mucize’’ diye bağırıyordum İstanbul semalarında.

Tam bir daha ağzımı açıp bağıracakken sağ bileğimden biri tuttu ve kızgın bir ses tonuyla şöyle dedi:

-hem intihar ediyorsun hem de mucize bekliyorsun. Hepsini geçtim intihar etmek için bugünü mü bekledin?

Sesin geldiği yöne doğru baktım genç bir adam acayip bir kıyafet içinde kanatları varmışçasına taktığı şeylerle uçuyordu.

Şaşkın bir şekilde:

-sen uçabiliyor musun? Dedim.

cevap dahi vermedi.

-ayrıca ben intihar etmedim. Dedim

saçma kesin öyledir imalı bir bakış attı.

‘’ay sen bilirsin ister inan ister inanma’’ diyecektim ki  elimi bırakması sonucu aşağıya doğru çakılma ihtimalimi düşünüp sustum.

Bir kuş gibi gökyüzünde süzülüyorduk. Karşı kıtaya yaklaşınca alçalmaya başladık. Sanırım Üsküdar taraflarına doğru gidiyorduk.  

Son bir şansımı deneyip

-nereye gidiyoruz? Dedim.

-Susarsan aşağıya indiğimizde bütün sorularını cevaplayacağım dedi.

Sustum.

15 dakika sonra aşağıya indik. İndiğimiz yerde kalabalık bizi bekliyordu. Herkes teker teker gelip ‘’helal olsun Hezarfen Ahmed’’ diye tebrik ediyor. Büyük bir sevinç yaşanıyordu. O zaman jetonun dank etti. Hezarfen Ahmet Çelebi mi yani şu adam. Nasıl yani? Hazerfen ile birlikte mi uçtum ben?

  Şaşkına dönmüş bir şekilde kenarda durmuş az önce uçtuğuma mı şaşırsam, bu insanların beni görmediğine mi yansam yoksa Kılıç Ali Paşa’yı mı arasam diye düşünürken az önce hayatımı kurtaran ve uçan Hezarfen Ahmet Çelebi’nin bana doğru geldiğini fark ettim.

 Direkt lafa dalıp:

-söyle bakalım madem intihar etmedin ne yapıyordun peki semada? Dedi

-anlatsam da inanmazsın ki. Ama yemin ediyorum ki intihar etmedim. Dedim.

-tamam sen bilirsin dedi. Arkasını döndü. Gidiyordu ki

-aslında ben bir şey söylemek istiyorum. Dedim  

-teşekkür ederim, yani sen olmazsan büyük ihtimalle şu an…

-ahirete intikal etmiştin.

-ayy evet ya valla öyle olcaktııı dedim. Sonra gülümseyip saçma şehirli kızı hareketlerine büründüm. Bu yaptığım harekete kendim bile inanamadım çünkü hayale düştüğümden beri ilk defa kendim gibi konuşmuştum. Yani 2016’daki kendim gibi. Hezarfen Ahmet ise bu cümlemden sonra bana iğrenerek bakıyordu. 1600lere ayak uyduramamanın saçmalığını yaşıyordum.

– bir garipsin. dedi

çaresizce gülümsedim.

-sanki bu devire ait değilsin, kıyafetin, cümlelerin., hareketlerin… Söylesene ne yapıyorsun burada?

-Birini arıyorum belki tanıyorsundur Kılıç Ali Paşa.

Yüzüme garip garip baktı. Kaptan-ı derya Kılıç Ali Paşa mı?

-evet.

-ne yapacaksın paşayı dedi

-tanıyor musun? Eğer tanıyorsan söz beni ona götürdüğünde her şeyi anlatacağım sana ama lütfen beni ona götür. Dedim

ilk önce bir baktı. Sonra ‘’ Bu akşam Sultan Murad’ın huzuruna çıkacağım eğer Paşa da orada bulunursa kendisine bu isteğini bildiririm.’’ Dedi.

-gerçekten mi? Çok teşekkür ederim. Dedim

elimi ağzıma kapayıp ayak parmaklarımın üstünde durdum. Gerçekten çok sevindim diye ekledim.

Yaptığım hareketlere anlam veremiyordu ama bu sefer o da gülümsemişti.

Akşama doğru kayıkla Sarayburnu’na gittik. Oradan faytonla Sinan Paşa köşküne geçtik. Gidecek bir yerimin olup olmadığını sormuştu Hazerfen, olmadığını söyleyince de onunla Saraya gelmemi teklif etmişti.

 Kapının önünde bekleyecektim eğer içerde Kılıç Ali Paşa varsa kendisine benden bahsedecekti ve olsa da olmasa da beni mutlaka haberdar edecekti. Böyle anlaşmıştık.

Hezarfen Ahmet Çelebi saraya gireli bir saati geçmişti. Ne gelen vardı ne giden. Bir saattir kapının önünde dikilmiş bekliyordum. En sonunda bir karar verdim.  Saraya sızacaktım. Kendi işimi kendim halledecektim.

En kötü ne olabilirdi ki? Sarayın etrafında bir tur attım. Ve gözüme kestirdiğim bir yerden atlayıp sarayın bahçesine düştüm. Tabi düşmemle ensemdeki acıyı hissetmem bir oldu. Osmanlı tokatıyla ilk tanışmam tam olarak böyleydi.

beşinci bölüm yakında….

2 Comments

Comments are closed.